İsrail rejimi, 18 Ferverdin Salı sabahı erken saatlerde (6 Nisan 2026), Tahran’ın Feriman Caddesi’nde bulunan “Rafi’nia Sinagogu”na (Horasanlılar Sinagogu olarak bilinir) düzenlediği şiddetli saldırılarla, tarihi bir geçmişe sahip olan sinagog binasını tamamen tahrip etti. Bu saldırılar sırasında sinagogda bulunan Tevrat tomarları, kutsal kitaplar ve nesneler yok oldu veya ağır hasar gördü; bu durum İran ve dünya Yahudilerinin (Kelimiyan cemaatinin) öfkesine yol açtı. Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail rejiminin saldırgan savaşı sırasında yerleşim bölgelerine, üniversitelere, hastanelere, okullara, stadyumlara, köprülere, demiryolu hatlarına, rafinerilere, petrokimya tesislerine, su arıtma tesislerine, parklara, pazarlara, tarihi eserlere, kültürel mirasa ve sivil nüfusun hayatta kalması için gerekli diğer tesislere yönelik saldırılar, uluslararası suçları için hiçbir kırmızı çizgi olmadığını göstermiş olsa da; yine de bir Musevi sinagoguna düzenlenen askeri saldırı, çeşitli boyutlarıyla üzerinde düşünülmeye değerdir. Bu bağlamda, hukuki açıdan dört açıklayıcı nokta ileri sürülebilir:
Birincisi; Uluslararası insancıl hukukta ibadethaneler ve dini mekânlar dokunulmazlığa sahiptir. Bu dokunulmazlık, bağlayıcı uluslararası insancıl hukuk belgelerinde – Cenevre’nin Dört Sözleşmesi (1949) ve Ek Protokolleri, ayrıca Silahlı Çatışma Durumunda Kültür Varlıklarının Korunmasına Dair 1954 Lahey Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Genel Kurulu’nun bir dizi kararında – vurgulanmıştır. “Cenevre Sözleşmelerine Ek 1977 Haziran tarihli İkinci Protokol”ün “Kültür Varlıklarının ve İbadethanelerin Korunması” başlıklı 16. maddesi şu hükmü içerir: “Silahlı Çatışma Durumunda Kültür Varlıklarının Korunmasına Dair Lahey Sözleşmesi’ne halel getirmeksizin, ibadethanelere yöneltilen her türlü düşmanca eylem ve bunların askeri amaçlarla kullanılması yasaktır.” Ayrıca, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin uygulaması, dini mekânlara ve ibadethanelere yönelik saldırıların, dini kutsallara hakaret teşkil etmesinin yanı sıra, bu merkezler somut olarak askeri bir hedef haline dönüşmemişlerse, kasıtlı olarak hedef alınmalarının bir savaş suçu sayılacağını teyit etmektedir.
İkincisi; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948), 1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmeleri, din ve inanç özgürlüğünü insan haklarının bir tezahürü olarak, bireylerin dini ayinlerini yerine getirme hakkını ve dini eğitim ile ibadetlerini ifa etmek için ibadethanelere erişim hakkını vurgulamaktadır. Bu nedenle ibadethanelerin bombalanması, ilahi dinlerin mensuplarının dini haklarının ve insan haklarının ihlalidir. Tahran Yahudi Cemaati’ne ait “Rafi’nia Sinagogu”, yıllarca yüzlerce İranlı Musevi’ye ev sahipliği yapmış aktif sinagoglardan biriydi; bu kişiler artık İsrail rejiminin bu suçu nedeniyle, Hamursuz Bayramı’na denk gelen zamanda tarihi ibadethanelerini kaybetmişlerdir.
Üçüncüsü; Artan uluslararası eleştirilerin ardından İsrail rejimi, Musevi sinagogunun asıl saldırı hedefi olmadığını iddia etmiştir. Oysa ki, birincisi, sinagogun komşuluğunda kanıtlanmış herhangi bir askeri hedef bulunmamaktadır; ikincisi, sinagog binasının kapsamlı ve tamamen tahribatı, saldırının ana hedefinin onu yok etmek olduğunu göstermektedir. Aslında bu saldırı, İsrail rejiminin İran Yahudilerinden ve Siyonizmin insanlık karşıtı ideolojisine karşı çıkan tüm Yahudilerden intikam alma biçimidir. İran Yahudi cemaati, binlerce yıldır muhteşem İran tarihinin inşasında rol oynamış en kadim İran topluluklarından biridir. Amerikan ve İbrani medyasının kara propagandasına rağmen, İran’daki Yahudiler dini, kültürel ve dilsel özgürlük ve haklara sahiptir. Onlar, onlarca aktif sinagoga sahip olmanın yanı sıra, İslami Şura Meclisi’nde de bir temsilciye sahiptirler. İran Yahudileri, bölgede, özellikle Filistin, Lübnan ve İran’da Siyonist rejimin işlediği suçlara karşı tiksintilerini defalarca dile getirmişlerdir ve bu durum, Tel Aviv rejiminin liderlerinin nefret ve öfkesine yol açmıştır. Bu doğrultuda, İran İslami Şura Meclisi’nde Musevi cemaatinin temsilcisi “Homayun Sameh Yah Necefabadi” şunları söylemiştir: “Siyonist rejim, Tahran Musevi cemaatinin anti-Siyonist düşüncelerinden haberdar olarak, bu suç dolu eylemle İran’daki Musevi cemaatinden intikam almak istemiştir, ancak bu durum cemaatimizin geri adım atmasına yol açmayacaktır.”
Dördüncüsü; İsrail rejimi son onyıllar boyunca, uluslararası hukukun temel ilkelerinin ağır ihlali anlamına gelen ve kültürel soykırım teşkil eden çok sayıda cami ve kilise saldırısı ve tahribatından oluşan karanlık bir karneleri oluşturmuştur. Filistin’de, özellikle Gazze’deki iki yıllık soykırım sırasında İsrail saldırılarında düzinelerce cami tahrip edilmiştir. Filistin’deki kiliseler de İsrail saldırılarının ateşinden kurtulamamıştır. Öyle ki, 7 Ekim 2023 sonrası Gazze savaşı sırasında, tarihi kiliseler İsrail tarafından saldırıya uğramıştır. Bunlar arasında, 19 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze Şehri’ndeki “Aziz Porfirios” Ortodoks Kilisesi’ne düzenlediği saldırılarda düzinelerce Hristiyan ve Müslüman şehit olmuş veya yaralanmıştır. Temmuz 2025’te de Gazze Şeridi’ndeki “Kutsal Aile” Katolik Kilisesi, bir İsrail tankının “doğrudan” ateşiyle hedef alınmış ve çok sayıda şehit ve yaralı meydana gelmiştir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin raporlarına göre, Filistin’deki Hristiyanların dini özgürlüğü, İsrail rejimi tarafından çeşitli bahanelerle defalarca ihlal edilmiştir. Bununla birlikte, İsrail rejiminin düzinelerce camiye, İsfahan kilisesine ve Tahran’daki Mecidiye semtindeki Ermeni mahallesine düzenlediği saldırıların yanında, Musevi sinagoguna yapılan saldırı özel bir mesaj içermekteydi: camiler, Hüseyniyeler ve kiliselerin yanında, sinagoglar dahi İsrail rejiminin savaş suçlarından muaf değildir. Bu durum, Siyonizmin savaşçı ideolojisinin Yahudi diniyle bir ilgisi olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, “Siyonizm karşıtlığı” ile “Yahudi düşmanlığı”nın İsrail ve Amerika tarafından eşitleştirilmesi, Siyonist ideolojiye karşı her türlü muhalefeti yok etme amacı taşımaktadır – ki dünya bunun örneklerini, Amerika üniversitelerinde Gazze soykırımını protesto eden yüzlerce öğrencinin bastırılmasında görmüştür. Sinagoglara yapılan saldırılar, Tel Aviv rejiminin bakış açısıyla, Siyonizm’e muhalefette Müslüman, Hristiyan ve Yahudi arasında bir fark olmadığını; bu rejimin hepsine karşı savaş suçu işlemeye hazır olduğunu göstermektedir. Bu, Siyonizmin tüm tek tanrılı dinlerin düşmanı olduğunu gösteren açık bir delildir.
*Dr. Ahmed Kazemi, Uluslararası Hukuk Profesörü
Leave A Comment